Şiiri Ses Oyunu Sananlar Kulübü

Bu yazıyı yıllar önce yazmıştım. Aradan dokuz yıl geçmiş. Ekrandaki kişiler değişti, dekor değişti; fakat şiiri karton bir duygulanıma, şairi de sahne aksesuarına çeviren alışkanlık değişmedi. Bir yerlerde mısraın hakkı ses cambazlığına; şiirin ağırlığı da ucuz kırgınlık gösterisine kurban ediliyor. Sanki biraz titrek ton, biraz da müzik yetermiş gibi.

Oysa şiir, fonda biraz müzik, boğaza biraz titreme, cümleye biraz “hüzün” sürülerek elde edilen bir şey değil. Yıllar önce canımı sıkan şey ne ise bugün de orada duruyor: duygu taklidi, amatör hüzün gösterisi.

O yüzden bu yazıyı yeniden çıkarıyorum. Bu yazı eski; derdi eskimedi.


Halit Ergenç ile Meryem Uzerli yeniden buluşmuşmuş!

gördüğünüz bu alıntı “gazetepencere.com”dan.

Reklam kokan bu haberin sonunda ise yazan şu: “Uzun bir aradan sonra aynı projede buluşan Halit Ergenç ve Meryem Uzerli’nin performansı ise sinemaseverler tarafından şimdiden merak ediliyor.”

Bir “sinemasever” olarak ne Meryem Uzerli’yi ne “performansı”nı merak ediyorum. Reklam yüzü sıfatıyla oynadığı pırlanta markasının YouTube kanalında yer alan “En Özel Anların Rengi, Blue Diamond” videosunun altına bırakılan üç yorumu “aynen” kayda geçiriyorum sadece.

Bu bir: “Kadın o kadar bizden değil ki reklamı veren firma bile ALT YAZI ile kadının söylediklerini TÜRKÇEYE çeviriyor.”

Bu iki: “Bu kadın sayesinde Türkçe’den soğur insan. Bu kadar kulak tırmalayan bir ses tonu, telaffuz şekli duymadım hayatımda. Neden bu arkadaş yani? 50 senedir Türkçe öğrenemedi gitti. Mükafatı da her platformda karşımıza çıkmak oldu.”

Bu da üç: “Bunca para kazanıpta türkçe diksiyon derleri almayan biri kendinden utanmalı!”


Yazıdaki Ayna veya Bir Harften Bir Mezara

Tabeladaki yanlışı gösteriyorsun; yorumlardan küfür fışkırıyor. “Kulüp” diyorsun, “de ayrı” diyorsun, “şarz aleti” diye yazılmaz diyorsun; “anonim” cengâverler palayı eline alıyor. Bu memlekette yanlışını düzeltmek isteyen az, yanlışına dokunana diş bileyen tabur tabur… Hatayı gösterdiğin anda okuyanın kanı çekiliyor; nefsine dokunulduğunu zannedip ağzından köpükler saçıyor.

5 Ocak 2011’deki “Tabelalar, Türkçe ve Yazım Hataları” başlıklı yazımın altında yer alan küfürlü yorumları (!) unutmuştum. Bir arkadaşım hatırlattı ve tekrar okudum. Ana-avrat küfür, cinsiyetçi ağız, imlâ bozukluğu, anonim cesaret, çamurdan yoğrulmuş bir öfke… Yazıya cevap vermeye değil, yazana saldırmaya gelmişler. “Yanlış yazıyorsun” diyemeyenler, yanlış yazarak saldırmış. Yazının altına düşülmüş en sahici dipnot bu: Harfe tahammülü olmayanın fikre de tahammülü olmuyor.

Mesele hiçbir zaman yalnızca yazım meselesi olmadı zaten. “De” ayrı mı, birleşik mi; şapka kalktı mı; özetin kısası olur mu? Asıl altta yatan şey şu: Bu memlekette nice kişi yanlışını öğrenmek istemiyor; yanlışına ilişilmesini de hakaret addediyor. Hatta bunu da “adlediyor” diye yazıp konuşmaya devam ediyor! “Doğrusu neymiş?” diyecek yerde, “Sen kimsin lan!” diye dayılanıyor. Ne de olsa öğrenmek biraz geri çekilmeyi bilmektir; bunlar tam tersi ağzını bozuyor. Bilmediğini kabul edeceğine sövmenin o yumuşacık yatağına uzanıyor. Harf de düzeltilmesin, kelime de… Karış-maaa!

Buradan mezara uzanan hattı döşerken ölçüyü kaçırdığımı zannedenler çıkabilir. Ancak kazın ayağı öyle değil. Yorum kutusunda söven ile kabre saldıran aynı mektebin talebesi değil mi? Biri dile çullanıyor, öteki ölünün taşına… Biri kamusal sözü kirletiyor, öteki yasın sınırını çiğniyor. İkisinin de ağzında aynı cümleler: Beni düzeltemezsin. Bana sınır koyamazsın. Bana ayna tutamazsın. Yanlışıma, hoyratlığıma karışamazsın.

Bu bakımdan söz konusu yanlışlara “alt tarafı iki harf” diye bakılamaz. O iki harfin ardında bir boş vermişlik, bir özensizlik, bir kabalık birike birike saldırıya geçiyor. Bu boş vermişliğin ardına saklanmış bir özensizlik, bir saldırganlık var. Dili başıboş bırakınca karakter de başına buyruk hareket ediyor. Cümle laçkalaşınca öfke gemi azıya alıyor; sonra biri mesajla aileyi tehdit ediyor, öteki yorumda sövüyor, beriki mezara dadanıyor. Ayrı ayrı vakalarmış gibi görünse de aynı çürümenin farklı yüzleri bunlar. Medeniyet anıtta, mahkemede, televizyonda yükselmez; önce dilde kaidesine oturur. İnsan ağzını toplayamıyorsa elini de toplayamaz. Kelimeye saygısı olmayanın sınırlara hiç saygısı olmaz.

Bu yüzden benim sanal kırmızı kalemim yalnız tashih için kapağından çıkmıyor. O kalem, düzeltilmeye tahammülü olmayanlar için yürürlüğe giriyor. Billboard’daki, tabeladaki, ilandaki yanlışı önemsemeyen ile mezara saldıran aynı çürümenin değişik yüzleridir. O yanlışlar ise memleketteki yarayı gösteren bir aynadır.


Erdöl Boratap: Dijital Hafızada Kaybolan Bir Ses

7 Haziran 2012’de Erdöl Boratap hakkında kısa bir yazı yazmıştım. Bir ölüm haberinden çok, bu memlekette bir insanın sesinin nasıl silindiğine dair küçük bir kayıt düşme gayretiydi. Aradan onca yıl geçti. Şaşılacak şey şu: O yazı hâlâ okunuyor, hâlâ aranıyor, hâlâ bir boşluğu dolduruyor. Demek ki mesele yalnız Erdöl Boratap değil.

Bir yazının yıllar sonra hâlâ okunması her zaman yazının meziyeti sayılmaz; kimi zaman internet ortamındaki bilgisizliğin ayıbıdır. Erdöl Boratap hakkında yıllar önce Yamalı Poğaça’da yayımladığım o kısacık yazının bugün bile aranması biraz da bundan. Arama motorlarına bakıyorsunuz isim var, hayat yok. Kırpılmış cümleler var, sahih kayıt yok. Kulaktan dolma ayrıntılar, birbirini kopyalayan satırlar, yarım yamalak tarihler, karman çorman isimler… İnsan biyografi ararken baştan savma bir dijital enkazın içine düşüyor.

İlk kayboluş bedenledir, ikincisi arşivde olur. Hele sesiyle yaşamış, sesiyle tanınmış insanlarda bu ikinci kayboluş daha da ağırdır. İlk anda aklıma düşen isimler: Nevin Akkaya, Kaya Akarsu, Alev Emre, Hayri Esen, Esen Günay, Vâlâ Önengüt… Haklarında elle tutulur, sahih bilgi bulmakta zorlanıyoruz. Film makaralarından düşüyorlar, sahnelerden çekiliyorlar, bantlar tozlanıyor; sonra özen kelimesini lugatından kovmuş bir güruh gelip o boşluğu çerçöp bilgiyle dolduruyor. Bir süre sonra geriye yanlışlar ve kırıntılar kalıyor.

Erdöl Boratap’ta da olan buydu. Sesiyle hatırlanan insanlardandı o. Yüzü unutulsa bile sesi bir dönemin içine sinmişti; kültür-sanat programlarına, reklam seslendirmelerine, evlerin akşamına karışmıştı. Böyle hayatlarda yanlış bilgi sıradan bir kusur değildir, hafızaya karşı işlenmiş bir kabalıktır. Bir dönemin sesini internet dedikleri bu büyük savsaklama tarlasına bıraktığınızda geriye hakikat değil, yamrı yumru bir tortu kalıyor.

Eldeki sahih kayıtlara bakınca ana hat yine de seçiliyor. Erdöl Boratap, kamuya açık kaynakların ortaklaştığı kadarıyla, 2 Haziran 1937’de İstanbul’da doğmuş, 7 Haziran 2012’de Kalkan’da ölmüş bir yayıncı. Şükriye Atav’ın oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi. Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü hattından geçmiş; sesiyle tanınmış, sesiyle yer etmiş bir isim.

Meslek çizgisinin ilk kısmı nispeten berrak. 1960’ta TRT’ye spiker olarak girdiği, iki yıl Ankara Radyosu’nda çalıştığı, 1963’te İstanbul Radyosu’na geçtiği kayıtlı. Buraya kadar iz sürmek zor değil. Asıl karanlık ondan sonra başlıyor. Bir anlatı onu kurum içinde emekliliğe kadar taşırken, başka bir kayıt 1972’de TRT’den ayrılıp reklam spikerliğine yöneldiğini söylüyor. Yetmiyor; 1971 tarihli insan hakları derlemesinde adı, TKP davası bağlamında “TRT spikeri” diye geçiyor. Aynı dosyada bir protokol metninde “Devlet Radyosu redaktörü” sıfatıyla da görünüyor. Hükmünü burada dağıtamayacağımız bir dosya bu; ama biyografideki boşluğun niçin boşluk kaldığını anlamak için yeterince şey söylüyor. Hafıza kendiliğinden delinmiyor; kimi zaman korkudan, kimi zaman ihmâlden, kimi zaman da düpedüz savsaklamadan deliniyor.

Sonra 1990-1991 döneminde TRT ekranında, Leyla Tekül’le birlikte “Günlerle Gelen” adlı kültür-sanat programını sunduğu yine kayıtlarda var. Dublajlardan, seslendirmelerden tanınan bir isim olarak anılıyor. Demek ki bu ses bütünüyle kaybolmamış; dağılmış, seyrelmiş, yanlış ellere düşmüş. İnternet denilen büyük çöplük de bu dağınıklığı toplamak yerine daha beter dağıtmış. İsimler karışmış, tarihler birbirine geçmiş, hayat hikâyesi dedikoduya teslim edilmiş. Koca bir yayıncılık tecrübesi birkaç dağınık cümleye, birkaç özensiz satıra terk edilmiş.

Türkiye, arşiv tuttuğunu zanneden ama kaydı elinde çürüten bir memleket. Eski yayıncılarını, spikerlerini, ses sanatçılarını, dublaj emekçilerini doğru dürüst toplamıyor; kayda geçirmiyor. Sonra tuhaf bir manzara çıkıyor ortaya: Herkes bir şey bildiğini zannediyor, kimse doğru dürüst bir şey bilmiyor. Bilgi çoğalmıyor; yanlış ambalajlanıp yeniden sürülüyor. Dijital çağ dedikleri şey, nice hayat için yeni bir ışık değil; parıltılı bir unutma düzeni.

Erdöl Boratap üzerine yıllar önce yazdığım o metin, bu unutma düzeninin içindeki küçük bir tutanak gibiydi. Şimdi onu yeniden ve yeni bilgilerle dolaşıma sokmamın sebebi de aynı: O yazıma “zeyl” düşmek. Sahih bilgileri aynı başlık altında toplamak, eksik bırakılmışı tamamlamak, karıştırılmışı ayırmak, dedikodu kılığına bürünmüş cehaleti biraz olsun dağıtmak.

Galiba o metin de tam bu yüzden nefes almaya devam etti. Bir kişinin ardından yazılmış küçük bir haber notu olmaktan çıktı; bu ülkede kayda değer olanı kaydetmeme hastalığına merhem oldu. Elimizde arşiv var zannediyoruz; ama çoğu zaman elimizde olan şey enkaz. Bilgi var zannediyoruz; ortalıkta dolaşan, birbirinden devşirilmiş yanlışlar. Viki iyidir de “Vikipedi”ye kefil değilim.

Bazı isimler öldükten sonra yalnız toprağa verilmez; üzerlerine bir de ihmalin toprağı atılır. Yazının işi, hiç değilse o toprağı biraz eşelemektir. Bu yüzden bu metni okuyorsunuz; yıllar önceki yazımın bıraktığı boşluğu tamamlamak için. Erdöl Boratap’ı arayan biri, internette hiç değilse biraz daha sahih bilgiye ulaşsın diye. Bu, memleketin hafıza tembelliğine karşı mütevazı bir panzehir. Eğer bir kıymeti varsa budur.


“BKM Mutfak Açık Mikrofon Stand Up Gecesi” için: Beş Dakikada Beşiktaş ©

(sahneye elde bir kırmızı kalem ve bir kâğıtla, sanki az önce bir sunumdan çıkmış gibi saç baş dağınık, nefes nefese gir. elindeki suyu içerken sağa sola sinirle bak.)

Selam, ben geldim. Yani şirket mail’indeki o muhteşem ifadeyle: “Gelmiş bulunmaktayım”. Lan geldik işte! Plaza ağzı ile reklam sektörü söyleminin hilkat garibesi cümleleri işte… neyse.

A vintage microphone and wooden stool under a spotlight on a dark stage.

Şimdi dostlar…

Vücudunun belli bölgelerindeki kıl kümelerinin pişmaniye kıvamına dönmekte olduğu bu âdemin burada ne işi var, diye düşünenler çıkabilir diye bilimsel argümanımı ortaya koyuyorum: Bu ülkede ne yapsanız ne etseniz rezil olmuyorsunuz. Mutabık mıyız? Tek motivasyonum budur.

Kısaca kendimden bahsedeyim. Bendeniz redaktörüm. Şimdi redaktör deyince milletin aklına vibratör geliyor. Gerçi akraba sayılırız; o belli bölgeleri titretiyor, ben de beyni, klavyeyi, kalemi titretiyorum. Ama bir fark var: Onun titretişinden herkes memnun, benimkine muhatap olan —tek “t” ile bu arada— benim uyarılardan hiç hazzetmiyor!

Bu meslek öyle boktan bi iştir ki… Plaza diliyle “kominikeyşın” kuran ve göğe tecavüz edilen mekânlarda karton bardaklarla gezip duran bu okumuş çocuklara bağlaç ile edat arasındaki farkı anlatmaya çalışmak, yatak fantezilerini Rap müzikle ifade ettiğini zannedenlere Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi’ni anlatmaktan beterdir.

Bu arada bu âdemde heyecan Niyagara… Bende aort genişlemesi var; kalbim ABD dış politikası gibi, sürekli yayılmacı bir politika izliyor namussuz! Şurada heyecandan geberip gitsem ve Reşat Ekrem Koçu yaşıyor olsa beni “Sahnede Niyazi Olan Redaktör” başlığıyla Tarihimizde Garip Vakalar kitabına eklerdi. İlber Ortaylı görse “Cahil herif, ölmesini bile doğru dürüst beceremedi” der, s*kine bile takmazdı, emin olun.

 (seyirciye dik dik bak)

Hemen gülmeyin öyle “s*k” mik dedim diye. “Seek” demek istedim… İngilizce, “aramak” mânâsında yani. Telaffuz önemli! İlber Hoca, işi gücü bırakıp sahnede nalları dikmiş beni mi “siiiik” edecek demek istedim. Gerçi adımı söylemedim daha: Bendeniz Adnan. Rahmetli dedemin adıymış, fotoğraflarını gördüm, aynı Harold Lloyd! Kaç kişi biliyor Harold Lloyd’u? Tabii siz nereden bileceksiniz? Geçmişle bağınız en fazla 2010’daki Facebook fotoğraflarına kadar uzanıyor. Ulan, ben Fransız Devrimi’ni biliyorum, Birinci Dünya Savaşı’nı da… Neyim ben? Ben Google değilim. Mehmet Öztek’i de duymadınız tabii. Geçelim.

Yıllarımı verdim bu işe, geldiğim nokta: 25 yaşındaki stratejistin ağzındaki sakızı çiğnerken bana “Adnan Bey, bu copy’de biraz daha ışık olsak mı?” demesi. Işık olmak ne oğlum? Ampul müyüm ben? “Eşsiz bir deneyim gerçekleştireceksiniz” diyorlar bir de… Eşsiz haa? Deneyim haa? Hey yavrum hey! Orgy’ye geeel!

(biraz agresifleş, sahne kenarına yürü)

Bir de “brief” veriyorlar… Brief dediği, ne istediğini bilmeyen birinin, bildiğini sandığı her şeyi yarım yamalak anlatması. Pentagon’dan “top secret” bir dosya gelmiş de… Okey! “Adnan Bey, bu iş çok viral olmalı” diyorlar. Evladım, viral dediğin şey hastalıktır, virüstür! Sen niye markanın sıtma gibi yayılmasını istiyorsun? “İnsanların diline pelesenk olsun” de, “dilden dile yayılsın, dolaşsın” de… Yok, ille tıbbî bir terimle markayı enfekte edecekler! Edin lan! Zaten o da “pelesenk” değil, “perseng”… Uzun hikâyedir, dakikalarımız yetmez, pas geçiyorum.

Geçen gün toplantıda biri çıktı, “Bu projeye iyice fokuslanmamız lazım” dedi. Bak bak… “Odaklanmak” bitti, “odak” öldü, nur içinde yatsın. Antr parantez: Bu da artık “ışıklar içinde yatsın, uyusun” diye söyleniyor. Yok yok, sakinim. Ne diyordum? Haa, artık fokuslanıyoruz. Hepimiz birer sirk foku olduk, burnumuzun ucunda “inovasyon” çeviriyoruz. “Odaklanalım” desem, “Adnan Bey, sizin vibe çok lokal” diyecekler. Ulan lokal dediğin yereldir ve yerli yerindedir! Ben bu dille nasıl “global” olayım, ben bu dille ancak “zâyi” olurum!

Efenim, geçen gün “marka feedback” vermiş: “Vördingi biraz daha sipsi yapalım”. Vörding mi? O ne lan?! Bir de “sipsi” var! O ne be?! Onu hâlâ çözemedim, zannederim “sexy” demek istemişler… Tam bunlara döşeniyordum ki “Adnan Bey sakin, kreatif bir prosesin içindeyiz” tütsüsüyle ütülendim. Elime de karton bardakta votka-portakal tutuşturulunca…

Geçenlerde “senior” bir reklam yazarı bana “yükseldi”. Bu “yükselme” de acayip bir jokerdir ha! Kızınca da yükselmiş oluyorsun, hoşlanınca da… Bana yükselme “kızma, bozulma” temellidir, kapadık parantezi… “Abi, bu metin benim çocuğum, dokunma ona” dedi. Lan ne çocuğu? Kardeşim, senin çocuğun kazık kadar herif olmuş, evin ortasında donunu indirip halının tam ortasına sıçıyor. Biz gelip “Ay ne güzel yapmışsın” deyip bokundan kedi mi yapalım, Pisa Kulesi mi?
Sıçmışsın işte metne! Bağlacı ayırmamışsın, anlatım bozukluğu gırla, “hemen” ile “hemen hemen”in farkında değilsin hâlâ, “gerçekleştirme”li, “kaliteli” saçma sapan bir kule dikmişsin ortaya… Temizleyeceğiz tabii!

(sarkastik bir tavırla)

Haber bültenleri de ayrı bir âlem… “İyi akşamlar dileyelim” diyorlar. Lan niye diliyorsun? Dileme! “İyi akşamlar” de, geç.
“Haberlerimizi aktarmış olalım”mış! Aktar o zaman! Şimdiki zaman ile gelecek zamanı mutâ nikâhına bağlamışlar! Sosyal medya zaten tam bir tımarhane: “Bugün kendime bir alan açtım” diyor rengârenk giyinmiş bir hatun… Hayırdır, imara mı açtın? İki dakika boş boş oturdun işte!

LinkedIn’e giriyorum, herkes “humbled to announce” modunda. “Gururla duyuruyorum” demiyor da “Duyurmaktan dolayı mütevazı bir mutluluk içindeyim”… Tövbe! Ulan, hem mütevazısın hem aldığın o dandik sertifikayı 5 bin kişinin gözüne sokuyorsun! Bu nasıl bir oksimoron? “Oksimoron” dedim ya… Şimdi biri çıkıp “Kardeş, o hangi moron?” diyecek diye ödüm kopuyor.

Sabah “hello” diyen akşam “ba-baay” diye kaçıyor. Mail geliyor: “Adnan Bey, bu metni biraz daha human-centric bir tona evirebilir miyiz?” “Evladım, ‘insan odaklı’ yazsam ölür müsün?” Bana ne dese beğenirsiniz? “Adnan Bey, sizin vibe’ınız bugün biraz düşük mü yoksa?”

Bir de şu teknoloji devleri var, hani şu “Yapay Zeka”yı yapanlar. Kılavuzda hâlâ şapka var, hâlâ o “a” ince de bunlar “zeka” yazıp geçiyor. Niye? Çünkü şapka koymaya üşeniyorlar. İş yaptıkları markalara da “zeka” yazdırtıyor bir de reklamımın acansları! Yatacak yeriniz yok lan! Işıklar içinde uyutucam hepinizi!
Diyeceğim şu; zekâyı inceltmeye üşenen heriften, dünyayı kurtaracak algoritma bekliyoruz. Senin “a” harfin kalın kalmış, senin mantığın nasıl incelecek de bize ışık olacak a benim kıllı kuzum!

(muhtemelen alkış)

Eksik olmayın, teşekkür ederim.
Eskiden birine teşekkür edince “rica ederim” denirdi. Yani “sözünü ettiğiniz şey benim için bir şereftir, vazifemdir” anlamında. Şimdi ne diyorlar? “Sorun değil”. Zaten teşekkür etmeyi de bilmiyorlar. Lan zaten sorun değildi! Ben sana “teşekkür ettim”, sen bana “bunu bir yük olarak görmedim” diyorsun. Nezaketi bile negatif bir yerden, “problem yok” üzerinden kuruyorlar. Problem sende canım, senin o geçmiş zaman kipiyle “teşekkür ettim” diyen ağzını yesinler! Ne vakit bu “teşekkür ettim”cilere, “Ne zaman?” diye karşılık versem “mavi ekran” büyüyor da büyüyor lâf aramızda.

Kırkından sonra azanı teneşir paklar adlı kıssamızın sonuna, kırkından sonra saz çalmak eşliğinde geldik. Girişte de söyledim, bu memlekette ne yaparsan yap rezil olmuyorsun. Yalan mı? Balık hafızalı bir milletiz çok şükür, yarın sabah hepiniz “aynen” diyerek güne başlayıp beni de unutacaksınız.

Gösterimin adını söyleyeyim de eksik kalmasın: “Dekonstrüktif ironi yatağında etimolojik, introvert mizahımsı monolog”. Siz “Beş Dakikada Beşiktaş” olarak bilin.

Doluvermiş işte beş dakika… Hatta azıcık da geçmişiz. Yeter ki içimiz geçmesin. Bir dahaki beş dakikada, muhtemelen içinizden birinin vördingini düzeltiyor olurum.

Allahaısmarladık.

Meraklısına: Bir mesai akşamı, reklam yazarı arkadaşım ve ben “onay süreci”ni edâ ederken söz konusu işle ve markanın bizi gecenin kör karanlığında ajansta iki lahmacun ve bir ayranla nöbete dikmesi üzerinden laflıyorduk. Ayranla bile kafası bir hoş olan bendenizin patlattığı esprilere gülmekten lahmacununu yere düşürüp ayranını döken arkadaşım zar zor konuşarak şöyle demişti: Abi, bizim Kadıköy’deki barlarda çocuklar sahneye çıkıp gösteri yapıyor, sen de bi’ denesene… “Yok canım, daha neler!” dedim. Arkası geldi tabii: Ben? Barda? Onlarca kişinin önünde? Olmaz.

“Bana anlattıklarını yaz abi, sonra bunu bana anlatır gibi… Aç telefonunun kamerasını, geç karşısına anlat ya da oyna… nasıl kolayına gelirse…” dedi. Olur mu olur! Nasılsa işim gücüm var, hayata tutunacak tek dalım da bu değil; yattı aklıma. Oturdum iki A4 doldurdum. Sonra iki üç kez kendi yazdığım metni okudum. Yarım sayfayı geçemedim “doğaçlama” yaparken. CMYLMZ, dedim… Büyük adam!

BKM Mutfak Açık Mikrofon Stand Up Gecesi’nin duyurusunu görünce 2025’te… İçimdeki sahne iştahı depreşti. Yeni bir metni klavyeye indirdim. Ve o gün geldiğinde TAL’ın (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) iki aşamalı sınavını geçen bu âdem evinden dışarı çıkamadı… yine.

İşbu metin “
Yeni komedyenler kendini, deneyimli komedyenler ise yeni şakalarını deniyor! Kapıda ismini yazdıran herkesin 5 dakika sahne alabildiği bu stand up gösterisinde, ister seyirci ol ister sahneye çık. BKM Mutfak Comedy Club’da!” duyurusuna binâen yazılmıştır.


Tashih-i Küllî: Kurumsal dil cinayeti ve imlâsız hayat

İmlâ “detay” değil, cinayet mahalli. Kurumsal kibir, “brief” yalanı ve jargonla Türkçeyi nasıl sakatlıyor?

Bindik bir âlâmete, gidiyoruz kıyamete:
her yer billboard, her yer rengârenk yalan.

Siz ki Türkçeyi
markaların önüne çiğ et gibi attınız;
“dünya markasıyız” diye kasılıp
“de/da”yı ayıramadınız.

Kırk katlı plazalarınızın asansörü bile
benim defterimdeki virgül kadar kıymetli değil.
“İçgörü” diyorsunuz, “inovasyon” diyorsunuz;
altın varaklı brief’lerin içine
dili dilim dilim gömüyorsunuz.

A swirling vortex of glowing letters and symbols mixed with shattered glass under a dark sky.

İmlâ değil bu: cinayet mahalli.
“Ve”yi zindana tıktınız,
noktalı virgülü darağacına çektiniz.
“Eşsiz”leri tavuk yemi gibi serpiyorsunuz;
kelimeye değil, parıltıya yatırım…

Alın o pırıl pırıl sunumlarınızı,
gidin başka birini yaldızlı laflarla kandırın.
Elimde kırmızı bir kalem yok;
ihanete uğramış bir dilin kanı var.

Çünkü bir kelime, doğru yazıldığında ordudur.
İmlâsız bir hayat yaşarsınız;
ama doğru bir söz söyleyemezsiniz
mezar taşınızda bile.

Benim kalemim kırmızı, dilim sipsivri;
kurumsal kibrinize neşteri tereddütsüz atarım.
Küfretmiyorum — alt tarafı tashih-i küllî.


Gençlerin ahlâkını bozmak ve şehrin tanrılarına inanmamak gibi olmasın ama…

“Ho aneksétastos bíos ou biōtòs anthrópōi”

2424 yıl önce, “Sokrates’in Savunması”ndan.


Köpüğün Köprüsü

Aldım ele fincanı, dedim: “Bu ne acele?”
Su dağdan akıp gelmiş, makineden süzülmüş bile
Derviş su içer, toprak testidendi hani?
Şimdi elde latte, köpük flat mi?

Gezdim çarşıyı pazarı, herkes telâş içinde
Kimi selfie kovalar, kimi kıyma derdinde
Bir düğme yok mudur basınca dursun zaman
Âhirete dek uzansın, bitmesin bu heman

Şehir yükselmiş: demir, cam binalar
Gölgesinde insanlar, kendini arar
“Her katında bir sır var,” derler — gizlenmiş.
Kirası fâhiş, huzur oradan gidivermiş

Ey cân, ne sandın bu rating’i, view sayısını?
Ömür batar, tıpkı güneş gibi usul usul
Hakikat bir pazardır, kurulur her nefeste
Sanal aynalarda ararsın kendini esneye esneye

Ado derdi ki ateş düşerse yakar cânı
Şimdi LED’ler parlar, tüketirler dermanı
Kimse kimseyi görmez, bakılır filtreli surete
Gönül denen o hana kilit vurulmuş dede


Yeniden Başlat: kader


I.

Eski bir sürümde takılmış bu sîne
Hatalar birikmiş; sığmaz belleğine
Ruh “beklenmedik hata” verir her gece
İner mi hidâyet, kilit mi düşer içe?

II.

Nereye savruldu o kadim sevdalar?
Şifresini unutmuş; bekler durur canlar
Yüzde doksan dokuzda kalan o halka:
Vuslatı mı müjdeler, yoksa sabır mı saklar?

III.

Bildirim gelmezse sanır ki unutulmuş,
Gönül kendi kapısında kuyruk olmuş
İrfan deryâ imiş, fiber kablo dar gelir
Hangi update ile bu dertler yok olmuş?

IV.

“Yeniden başlat” deyince, silinir mi kader?
Bu hiçlik ekranı; kimi güldürür kimi deli eder
İşlemci bîtap, fan sesi derinden gelir
Heyhat, âhiret yüklenir: Dosya nereye gider?

V.

Ado der ki çek fişi, içindeki sese dal
Ne sürüm kalır o dem ne sanal hâl
Esas update “ölmeden evvel ölmek”
Gönlüne nur inerse odur en büyük kemâl


Bu Hayata Şarzım Var

Çekemez oldum yâhu, bu şarz telâşını
Ne zaman yola çıksam unuturum başlığını
Ömür dediğin cihaz, pil ömrü gibi bitmez mi?
İki “tık” arasında, hakikati şarz etmez mi?

Derler ki ruhun şarzı zikirdedir, tefekkürde
Ruhlar arızalı şimdi, priz her yerde
Her köşe başında “powerbank” arayan dilber
Yürek nerede yorulur, nerede şarz eder?

Eskiden abdest alıp beş vakit namaz kılmak
Cânı full’lemek, Hakk’la şarzlanmak
Şimdi off olduk, içimiz sıkıntıdan daralır
Ekran parlamazsa hayatımız deşarzla sıkılır

Yediğimiz hurmalar, döner gelir tırmalar
Amelin şarzı, gönülden damlar
Ömür bir kablo mu, ucu nereye bağlı?
Bilen söylesin, bu dünyanın şarzı sağlam mı?

Var git, prizden uzaklaş, bir kafenin gölgesine otur
Bak gör o zaman garson değil, gönlün yol bulur
Medyanı şarz etmekten gönlünü unuttun sen
Mübarek alet değil, seni tüketen düzen

Boş ver bu işleri, devâsâ telleri
Asıl şarz eden odur, doldurur gönülleri
Sen doksan dokuzda kaldın, yüze varamadın
İçin kuruyup dururken nereyi dolduracaktın